
Hazırlayan: Dr. Ömer Sami Uzuner
Sözlükte “imsak” yani kendini tutmak anlamına gelen oruç için fıkıhta imsak vaktinden güneş batımına kadar yeme, içme ve şehevî isteklerden uzak durmak şeklinde ayette belirtilen hususlarla sınırlı bir tanım yapılmıştır. Sûfîler nezdinde ise bu sadece başlangıçtır. Tasavvuf geleneğinde orucun yalnızca bedensel bir açlık uygulaması değil; kalp, nefis ve bütün organları kuşatan kapsamlı bir mânevî eğitim süreci olduğu görülmektedir. Nitekim onlara göre orucun hakikati, kalbin Allah’tan başka her şeyden uzaklaşmasıdır. Aksi hâlde, hadislerde ifade edildiği üzere, “kişinin nasibi sadece açlık ve susuzluk” (İbn-i Mace, Sıyam, 21) olabilir. Dolayısıyla orucun hakikat boyutu, ibadetin manevî derinliğe yoğunlaşması ve kalbin Allah dışındaki her şeyden arındırılmasıdır. Bu çerçevede oruç, zahirî hükümlerle sınırlı olmayan, insanı hem ahlâkî hem de irfânî olgunluğa ulaştırmayı hedefleyen bir riyâzet (nefis terbiyesi) ve tezkiye (temizlenme) vasıtasıdır.
Tasavvufta bedenî ve kalbî oruç ayrımı dikkat çeker. Bedenî oruçta sadece mide değil, bütün uzuvlar oruç tutmalıdır. Örneğin şehvetin orucu, nefsânî arzuların kontrol altına alınmasıdır. Aşırı yeme ve ölçüsüzlük, şehveti güçlendirdiği için sûfîler az yemeyi nefis terbiyesinin temel şartı saymışlardır. Gözün orucu harama bakmamak; dilin orucu yalan, gıybet ve boş sözden sakınmaktır. “Samt” yani suskunluk, dili afetlerden korumanın bir yolu olarak benimsenmiştir. Kulağın orucu, haram ve faydasız sözleri dinlememek, elin ve ayağın orucu ise harama uzanmamak ve kötülüğe gitmemektir. Böylece oruç, insanın tüm fiillerini disiplin altına alan bir ahlâk eğitimi hâline gelir. (Cengiz – Akkaya, 2021, 99-104)
Kalbî oruç ise tasavvufun merkezinde yer alır. Kalbin orucu, onu dünyevî kaygılardan, kötü düşüncelerden ve Allah’tan alıkoyan her türlü meşguliyetten temizlemektir. Kalp, İlahî marifetin mahalli olduğundan, tasfiyesi (arınma) olmadan hakikate ulaşmak mümkün değildir. Bu sebeple sûfîler, kalbin katılmadığı bir orucu “ruhsuz beden”e benzetirler. Oruç, kalp gözünü açan, takvâ bilincini güçlendiren ve insanı “kalb-i selîm”e ulaştıran bir irade eğitimidir. (Cengiz – Akkaya, 2021, 104-109)
Tasavvufun ilk müelliflerinden Hâris el-Muhâsibî (öl. 243/857), oruçta ihlâsı merkeze alır ve riyâ tehlikesine dikkat çeker. Oruçlu kişinin oruç sebebiyle aczini göstererek veya ibâdet hâlini belli ederek gösterişe düşmesi manevî bir âfettir. İbadetin değeri, yalnızca Allah rızası için yapılmasına bağlıdır. (Muhâsibî, 2005, I/181) Ebû Nasr Serrâc Tûsî (öl. 378/988) ise orucun gizli bir ibadet oluşunu vurgular. Namaz ve zekât gibi dışa yansıyan ibadetlerin aksine oruç, kul ile Allah arasında sırdır. “Oruç bana aittir, onun ecrini ben veririm” (Buhârî, Savm, 9) hadisine dayanarak onun ecrinin sınırsız olduğunu belirtir. (Tûsî, 1960, 216)
Bir diğer müellif Ebû Bekir Kelâbâzî (öl. 380/990) ise orucu “Hakk’ı müşahede için halktan uzaklaşmak” şeklinde tanımlar. Ona göre oruç, kalbi yaratılmışların meşgalesinden çekip sadece Allah’a tahsis etmektir. (Kelâbâzî, 1994, 109) Ebû Tâlib el-Mekkî (öl. 386/996) orucu sabır ve zühd ile ilişkilendirir. Bedendeki altı organın (göz, kulak, dil, kalp, el, ayak) korunmadığı bir orucun eksik kalacağını belirtir. (Mekkî, 2001, III/1245) Abdülkerim el-Kuşeyrî (öl. 465/1072) de zâhirî ve bâtınî oruç ayrımı yaparak kalbin orucunu Allah’tan başka her şeyi terk etmek şeklinde açıklarken (Kuşeyrî, 1971, II/87) çağdaşı Hücvîrî (öl. 465/1072) orucu “imsak” yani kötülüklerden kendini tutmak olarak tanımlar ve beş duyu organının muhafazasını esas alır. (Hücvîrî, 2007, II/565)
Orucun hakikatini öne çıkaran Gazzâlî (öl. 505/1111), mide ve şehveti kontrol etmenin birinci, bununla beraber bütün âzâları muhafaza etmenin ikinci, her ikisiyle beraber Allah’tan başka hiçbir şeyin kalbe alınmadığı orucun da üçüncü ve en üst derecedeki oruç olduğunu ifade eder. (Gazzâlî, 1992, I/659) Muhyiddin İbnü’l-Arabî (öl. 638/1240) ise orucu Allah’ın “Samed” (muhtaç olmayan, kendine muhtaç olunan) sıfatıyla irtibatlandırır. Zira insan yeme içmeye muhtaç bir varlıktır. Oruç ise kulun bu muhtaçlığını idrak etmesini sağlar. Yine hadiste zikredilen “Oruç bana aittir” ifadesi, kulun ibadeti kendine mal etmesini engeller ve benlik iddiasını kırar. Neticede oruç, tenzih yönünden tevhid terbiyesine dönüşür. (İbnü’l-Arabî, 1999, II/332) Böylece tasavvufun ana kaynaklarının orucun hakikatine yönelik birbirini tamamlayıcı izahlarda bulunduğu anlaşılmaktadır. (Geniş bilgi için bk. Cengiz, 2022)
Tasavvufî anlayışta oruçta aslolan şeriatın emrettiği hükme tam manasıyla riayet etmektir. Burada ana unsur kişinin yeme, içme ve şehevî arzularını kontrol etmesidir. Bununla birlikte tasavvuf, iman ve ibadette niteliğin artması hedeflendiğinde orucu yalnızca Ramazan ayında yerine getirilen zahirî bir ibadet değil, hayat boyu süren bir bilinç ve disiplin hâli olarak görür. Dolayısıyla amaç sadece aç kalmak değil, nefsi tezkiye etmek, kalbi arındırmak, şehveti dizginlemek ve Allah’a yakınlaşmaktır. Gerçek oruç, bedenin, organların ve kalbin aynı anda ve aynı bilinçle oruç tutmasıdır. Böyle bir oruç, insanı takvâya, ihlâsa ve mânevî kemâle ulaştıran bütüncül bir ibadet olarak tasavvuf geleneğinde merkezi bir konuma sahiptir.
KAYNAKÇA
Bir yanıt yazın